Handan
Ara 11 2018

Avrupa sürgünleri anlatıyor: Biz geliyoruz, Türkiye kaybediyor

Aldığı ceza nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan fizik tedavi uzmanı Fahri Bilen,“ Ülkemde halkıma faydalı olmayı çok isterdim” diyor. Pratisyen hekim Serhat Sizgin ise, “Gözü dünmüş bir iktidar var. Türkiye kaybediyor. Biz hazır olarak geliyoruz Avrupa’ya. Avrupa’da eksik ihtiyacını karşılamış oluyor” diyerek yaşanan göç dalgasını anlatıyor.

Son yıllarda Türkiye'de büyük bir dış göç yaşanıyor. Kasım 2015 seçimleri sonrasında başlayan bu dalga 15 Temmuz 2016 olayları sonrası giderek hızlandı.

1990'lardaki Kürt köylerinin yakılması ve boşaltılması sonrasındaki dışgöçü bir kenara bırakırsak, 12 Eylül Askeri darbesi sonrası Türkiye'de gerçekleşen en büyük göç dalgası yaşanıyor. Göç edenler arasında farklı siyasal ve sosyal gruplardan insanlar bulunuyor.

Fahri Bilen aldığı ceza nedeniyle ülkesini terk ederek İsviçre’ye yerleşmek zorunda kalan bir fizik tedavi uzmanı. Bilen hikâyesini anlatmaya başlarken, Kürt kimliği nedeniyle klasik baskıları her zaman yaşadığını söylüyor.

“Ben doğduğum ülkeye entegre olmaya çalışıyordum. Geçmişini, tarihini, kimliğini bir tarafa bırakırsan tamamen entegre olursun. İyi bir Kürt oluyorsun. Ben bunları yapmadığım için iyi bir Kürt olmadım. Ülkemi, doğduğum toprakları terk etmek zorunda kaldım” diyor.
 

 

İsviçre’nin dünyanın en huzurlu ülkesi olduğunu dile getiren Bilen, “Ama 30 yaşında bir ülkeden bir ülkeye göç etmek, yeni bir hayat kurmak ya da yıllardır aldığın eğitimleri bir kenara bırakıp, bu eğitimleri geldiğin ülkeye kabul ettirme süreci çok zor. Sudan çıkmış balığa dönüyorsun. Burada da mesleğimi bir süre sonra yapacağım. Türkiye’de olsam çok daha fazla şeyler yapabilecektim. Ülkemde halkıma faydalı olmayı çok isterdim. Türkiye’de benden 100 kişi şu anda yok. Ama bu ülkede özgüveni kırılmış hissediyorum. Hiçbir işe yaramayan eğitimsiz ve cahil hissediyorum. Yeni baştan başlıyorum. Ama umutluyum bu ülkeye kendimi kabul ettireceğim. Benim alanında yapılmayan birçok çalışmayı da yapacağım.”

Hasan Hayri Ateş ise uzun yıllar Kürt siyasetinde aktif olarak çalışmış bir siyasetçi aynı zamanda bir yazar. Kendisinin ve eşinin almış olduğu cezalar nedeniyle Türkiye’den çıkmak zorunda kaldığını ifade ediyor.

Ateş aslen Dersimli. Yaşamının sürekli yer değiştirme ile geçtiğini ifade eden Ateş, “Ailem 1938 Dersim Soykırımı’ndan sonra bir sürgün yaşamış. Balıkesir’de 10 yıl zorunlu olarak sürgünde kalmışlar. Devletin Kürt halkına yönelik politikalarında dolayı sürekli bir göçebelik hali, sürekli bir sürgünlük hali var. Biz bu koşullarda büyüdük. Bugün sürgünü çok daha ağır bir biçimde yaşıyoruz” diyor.

Sürgün yaşamayı ağır bir yıkım olarak değerlendirdiğini belirten Ateş, “İnsanın kendi ülkesi içerisinde sürekli göçebelik hali yaşasa da, bulunduğu toplumsal kültürün bir parçasıdır. Fakat kendi ülkesinin dışına savrulduğu andan itibaren artık o anakaradan kopmuştur. Bu ağır bir yıkımdır. Büyüklerimiz sürgüne gitmemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Çünkü büyüklerimiz ‘Eğer topraklarımızdan koparsak köklerimizden kopmuş oluruz. Köklerinden kopan yaşayamaz’ diyorlardı. Sürgün aslında budur. Bir yanıyla yıkımdır. İnsanın bütün aidiyetlerinden kopartılmasıdır. Uzun bir geçmişinizi arkanızda bırakarak geliyorsunuz. Zor sarsıcı ve yıkıcı bir durum” diyor.

Şermin Bingöl’ün hikâyesi ise Yeni Akit Gazetesi’nin hakkında hazırladığı bir haberle başlıyor.

“O lisede din dersi yok PKK propagandası var” haberi sonrasında, hayatı alt üst olan Bingöl, 13 yıllık öğretmenlik mesleğini bırakarak Almanya’ya geliyor."

 

İstanbul’da Nazmi Arıkan Fen Bilimleri Okullarında çalışmış olduğunu anlatan Bingöl,  “Gazetenin haberinden sonra hayatım değişti. Aslında okul hedefteydi ama yalnız bırakılan ve çıkmak zorunda kalan ben oldum. Ben yalnız yaşayan bir kadındım. İnanılmaz bir baskı süreci başladı. Tehdit mesajları alıyordum. Şikâyet edebileceğim kimse yoktu. Haberle birlikte devletin güvenlik birimlerinin yardım etmesini bekleyemezsiniz. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Buraya sürüklendim. Her an gideceğim diyordum ama aradan iki yıl geçmiş” diyor.

Türkiye’de darbe dönemlerinde evde kitapların yakıldığını hatırlatan Bingöl, “Ben 2016 yılında evimde kitap yakmak zorunda kaldım. Benim burnumda halen yaktığım kitabın kokusu var. Bu çok ağır bir şey. Beni çok daha yaralayan bir başka şey öğrencilerimden uzak kalman, mesleğimden uzak kalmam. Mesleğimi yapamıyor olmak beni çok fazla yaralıyor. Öğrencilerimin günün birinde beni anlayacaklarına ve beni affedeceklerine inanıyorum. Çünkü dönemin ortasında gelmek zorunda kaldım.  Çok özlüyorum onları ve benim için çok önemliler. Ben iyi bir öğretmendim bunu öğrencilerim de çok iyi biliyor” diyor.

Serhat Sizgin ise genç bir pratisyen hekim. Aldığı ceza nedeniyle o da ülkesini terk etmek zorunda bırakılanlardan. Dava süreci için son ana kadar beklediğini söyleyen Sizgin, “Kürdistan’ı terk etmeyi düşünen biri değildim. Ceza onaylandıktan sonra önce Yunanistan’a sonra da Almanya’ya geldim. Yaşam alanı kalmamıştı. Siyasi bir kararla hapis yatmanın bir anlamı yoktu. Mesleğimi de devam ettirmem gerekiyordu” diyor.

 

 

Alanlarında uzman birçok akademisyen dâhil olmak üzere yüzlerce kişinin Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakıldığına dikkat çeken Sizgin, “Diktatörlük üst seviyeye ulaşmış durumda. Gözü dünmüş bir iktidar var. Türkiye kaybediyor. Bir hekim kolay yetişmiyor. Belli masraflar silsilesi var. Bütün eğitim hayatında devlete de maliyeti var. Bursuyla, üniversitesiyle, eğitimiyle. Büyük bir şekilde ekonomik zararı da var. Biz hazır olarak geliyoruz Avrupa’ya. Avrupa’da eksik ihtiyacını karşılamış oluyor. AKP iktidarı için bunu pek bir önemi yok. İnsanların okumuş olması ve yarar sağlaması pek önemli değil” diye ifade ediyor.

Nor Zartonk Hollanda Temsilcisi Sosyolog Sayat Tekir yaşanan göç dalgasını ise şöyle değerlendiriyor.

Türkiye halklarına Naomi Klein'in ''Şok Doktrini'' uygulanmış olduğunu anlatan Tekir, “Şok Doktrini’ne göre zenginin daha zenginleştiği bu neoliberal politikaları topluma ancak darbeler, savaş ilanları, terör olayları, doğal felaket durumları ya da diğer travmatik olgularla dayatıldığı zaman uygulanabiliyor. Bu şokların en büyük etkisi toplumda öğrenilmiş bir çaresizliğin yaratılmasıydı. Yapılan hileli seçimler ve referandum bu politik çaresizliği arttırdı. Kitlesel eylemlerdeki sayılar hızla düştü ve toplumsal muhalefet gücünü yitirdi” diyor.

Bu göçlerin 12 Eylül Askeri Darbesi sonrası yaşanan göçler ile benzerlik taşımakta olduğuna dikkat çeken Tekir, “Şu bir gerçek ki gitme fikrinin insan zihnine yerleşmesi sonrasında siyaset yapmak da zorlaşır çünkü artık değiştirmeyi düşündüğünüz şeyin kendisi sizin için değişmez ve anlamsız gelir. Bu durumda öğrenilmiş çaresizlik, politik depresyona da yol açar. Kitleler önce siyasetten sonra değiştiremedikleri faşist rejimden uzaklaşırlar. Bugün Türkiye'de yaşanan dış göçün arkasına bunlar yatmakta” diye konuşuyor.