Kerim Has
Oca 02 2019

Türk dış politikasında 2018: Fil, kale, vezir…

Türk dış politikasında 2018, neresinden bakılırsa bakılsın, ülkenin güç kapasitesiyle hedefleri arasında her geçen gün büyüyen flu alanın ciddi ekonomik ve güvenlik riskleriyle doldurulduğu, belli belirsiz ilan edilen çıkarların iç siyasete göre ayarlandığı, olağanüstü hızlı, zikzaklı, vizyonu belirsiz ve yarım kalmış bir yıl oldu.

Son yıllarda pespaye bir otoriterleşme girdabına sürüklenip toplumsal kutuplaşmanın her türlüsünü en uçlarda yaşayan Türkiye, adalet rotasını kaybetmenin ötesinde bulma heyecanını neredeyse tamamen yitirmiş, hürriyet duygu ve düşüncesini canlı canlı kabre gömmüş, terakkiyi betonda arayıp ucubeyi mimari sanmış, çoğulculuk, eşitlik, katılımcılık gibi fikirlerden ise fersah fersah uzaklaşmış, beynini dışarıya göçmek zorunda bırakmış, aklını hissine emanet etmiş, kalbini çakırkeyif bir siyaset canavarına ipotek vermiş, vicdanını paraya, makama, güce kaptırmış, siyasetten spora, medyadan sanata sanki alacakaranlık kuşağında oradan oraya savrulan, başkalarıyla olduğundan fazla kendiyle kavgalı, tarumar olmuş ayarlarıyla perişan bir ülke görüntüsü sergiliyor.

Pek tabii bütün bu tablo, dış politikanın da içerideki huzursuzluğun bir yansıması olarak “error” vermesine yol açıyor.

Herkesin doğrudan çatışmadan imtina ettiği Suriye’deki bataklığın içlerine doğru çekilen Türk ordusu her an bölgedeki cihatçı tehdidinin üzerine yapışması tehlikesiyle karşı karşıya.

Eylül 2018’de Soçi’de varılan İdlib mutabakatıyla cihatçıların Türkiye tarafından bir şekilde “absorbe” edilmesi ihalesi, Moskova’nın anlamsız bulmakla beraber Ankara’nın hararetle sahiplenmesi dolayısıyla Türkiye’nin omuzlarına yüklenen ikili ilişkilerdeki en kritik dosyalardan biri olarak 2019’a sarktı.

Suriye üzerinden bölgedeki Kürt sorununun alev topu halini alıp Türkiye’nin de içini ateşe sürükleme olasılığı ise zaman ilerledikçe artan bir ihtimal.

Washington-Moskova hattındaki çekişmenin kendisi için ortaya çıkardığı manevra alanından istifade ederek Rusya’dan aldığı “yeşil ışık” ile 2018 başında Afrin’e askerî harekât düzenleyen Ankara, terör örgütü olarak nitelendirdiği PYD/YPG’yi tehdit olmaktan çıkaramadığı gibi kimsenin sahici bir çözüm getirmeyi düşünmediği bir zaman diliminde bölgenin yüzyıllık Kürt sorununa yeni bir ilmek daha attı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararıyla ise bu sefer Menbiç ve Fırat’ın doğusunda yine bir seçim arifesinde IŞİD’i bitirme adı altında ama nişana PYD/YPG’nin alınacağı yeni bir askerî harekât ısrarında.

PYD/YPG’nin PKK’yla ilişkileri sır değil, Türkiye’nin güvenliği için ciddi tehdit oluşturduğu da bir o kadar net. Ancak bu meselenin içerideki ve komşu ülkelerdeki Kürt sorunuyla ve pek tabii bölgenin genelinde hukuk, demokrasi, insan hakları, ekonomi gibi bilumum alanda geri kalmışlıkla ilişkisi görmezden gelinerek, etnik aidiyet duygularında artan farkındalık göz ardı edilerek ve yine en basitinden kimliksel düzeyde temel hak talepleri yok sayılarak tek başına askerî harekâtlarla çözüleceğini sanmak kendini kandırmanın yanı sıra bölgeyi yıkıcı bir çığ altında bırakmanın en kestirme yolu.

ABD ile Rusya arasında izlendiği varsayılan ama büyük ölçüde tek taraflı tavizlerle yürütülen “denge politikası” ise her an bir tercih yapmanın Türkiye’nin karşısına çıkaracağı maliyetle dış politikada haddinden fazla sıkışmışlığın bir başka tarifi.

ABD’li rahip Andrew Brunson “tecrübesi” 2018’de Ankara’nın siyaseten çaresiz kaldığında nasıl “bir adım ileri, iki adım geri” politika izlediğine dair verdiği en net örneklerden oldu.

Rusya penceresinden bakıldığında ise Ankara’nın Türk Akımı’nda verdiği izinler karşılığında Moskova’nın önüne inşaat haricinde başka hiçbir masraf çıkarmaması, Akkuyu nükleer santral projesinde finansal yükümlülükler altına girme taahhüdü, üstüne Doğu Guta, Süveyde, Kuneytra, Humus gibi bölgelerden İdlib’e transfer edilen cihatçıları dizginleme gibi sorumluluklar hep 2018’de Kremlin’e verilen tavizler parantezini uzun tutan başlıklar arasında.

ABD’nin gerçekten Suriye’den tümüyle mi çıkacağı yoksa siyasi ve askeri varlığına belli oranda “perdeleme” yapıp bölgedeki etkisini gerektiğinde hissettireceği yoluna mı gideceği tartışıladursun, Washington’ın kararının Beşşar Esad’ın uluslararası alanda yeniden meşruiyet kazanmasını hızlandıracağı da görülüyor.

ABD’nin Suriye’den çekilmesiyle ortaya çıkacak güç boşluğunu Moskova’nın öncelikle meşruiyetini yenileyen Esad rejimiyle doldurmak isteyeceği öngörülebilir. Ancak Kremlin’deki hesabın Washington’ınkiyle uymama ihtimali de tamamen yabana atılmamalı.

Muhtemel ki Ankara’yı omuz hizasında tutmak isteyen Moskova, Türk ordusunun yeri ve zamanı geldiğinde “Suriye’den exit” taahhüdünün modalitelerine bağlı olarak Fırat’ın doğusunda fazlaca derine inmeden sınır hattında bazı cepler veya tampon bölgeler oluşturmasına ilk etapta yüksek perdeden itiraz etmeyebilir.

Ancak bütün mesele de biraz bu: Ankara-Washington arasındaki uyumun ne ölçüde Moskova’nın sabrını test edeceği. ABD’nin Suriye’de boşaltacağı mevzileri Ankara’ya teslim etmeyi öncelemesi, PYD/YPG kartının bir süre sonra bu sefer Rusya tarafından Suriye’de hesaplanandan fazla ilerleyen Türk ordusuna karşı kullanılması sonucunu doğurabilir.

Moskova’nın Astana’da Ankara ve Tahran’la birlikte pişirdiği Suriye aşını Ankara’nın Washington’la beraber yemeğe kalkması muhtemel ki Kremlin’in duvarlarında ters yankıya neden olacaktır.

Ayrıca, işler aksi yönde cereyan ederse, Demokles’in kılıcı gibi Türkiye’nin kendi güvenliği üzerinde sallanan barut fıçısı İdlib’deki cihatçı barajının kapakları da rejimin Moskova ve Tahran’dan alacağı “yol izniyle” Hatay cenahına doğru açılabilir. Pek tabii bu denkleme, Esad yönetiminin Suriye’deki savaşın asıl kışkırtıcısı olarak gördüğü Ankara’daki siyasi iktidara karşı yıllardır beslediği kin ve intikam alma hırsını da eklemek lazım.

Kendisinin meşruiyetini yeniden tescil ettirme hedefine yaklaşan Esad’ın bu tarz bir hamle için Ankara’nın meşruiyetini kaybetmeye doğru ilerlemesini ve bunun için de Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya’yla ilişkilerinde bir çeşit çıkmaza girip uluslararası arenada Suriye’de “işgalci bir güç” olarak temayüz etmesini bekleyeceği öngörülebilir.

Dolayısıyla Ankara’nın Menbiç ve Fırat’ın doğusu planlarında sadece muhtemel bir operasyon öncesi Washington’la anlaşıp Moskova’yla eşgüdüm içerisinde olması değil, operasyon sırası ve sonrasında da yine bu ikiliyle beraber sahada “top çevirmeyi” becermesi gerekecek ki bu seçenek, tamamen ihtimal dışı olmasa da yine 2018’in yarım kalmış dosyaları arasındaki S-400-Patriot ikilemi, yeni Zarrab davaları, Flynn muamması, İran yaptırımları, ekonomik kriz vs. dikkate alındığında orta vadede imkânsıza yakın.

Ayrıca İdlib düğümünü kendisi için kördüğüme dönüştürmeden çözmesi, ABD’nin Suriye’den çıkmasa bile PYD/YPG’yi terk ettiğinden emin olması, Rusya’nın Kürtlerle ilişkisine belli sınırlar çizmesi, Türk ordusunun Suriye’deki varlığını tartışılır hâle getirmemesi, Şam ile PYD/YPG’nin otonomi pazarlıklarını engellemesi, Esad’ın intikam hırslarını gemlemesi, İran’ın perde arkası eylemlerini zapturapt altına alması gibi hususlar da yine Ankara’nın 2019’a sarkan kabarık “farz-ı muhal dosyası” içerisine eklenebilir.

Günün sonunda, Astana süreciyle Ankara’nın da altına defalarca imza koyduğu Suriye’nin toprak bütünlüğü ilkesi gereği, her halükârda Esad rejimine devredilecek topraklar için neden şimdiden Şam’la bir şekilde doğrudan diyaloğa geçilmeyip, PYD/YPG’yi dize getirmek için rejimin taşeronu mahiyetinde öncelikle Türk ordusunun cepheye sürülmek istendiği ise cevaplanmayı bekleyen sorular arasında.

2018 başındaki Soçi Kongresi’yle Suriye’de yeni anayasa komitesi nihayet şimdilerde oluşturulma aşamasına gelmişken masada diplomasiyle kazanmanın yolunun ne de olsa sahada askerî açıdan yıpranmaktan geçmeyeceği çok açık.

Öte yandan, Kırım’ın ilhakı sonrası Karadeniz’de askeri varlığını devasa oranda artıran, Azak Denizi’ni Rus gölüne çeviren Moskova’nın bölgedeki güç dengelerini tümüyle kendi lehine çevirmesi ise Ankara’nın görmek, duymak, konuşmak istemediği gündemlerden.

Pek tabii, Ankara’nın mevcut şartlarda bunu tersine çevirmesi olanaksız. Ancak, Karadeniz örneği karşısındayken, Doğu Akdeniz üzerinden Ortadoğu’ya hızlı inişe geçen Moskova’ya silahıyla, gazıyla, petrolüyle “otoban” olmaya çalışmak da bir o kadar anlaşılmaz.

2018’de Ortadoğu siyasetinde sarsıntı yaratan gelişmelerin başında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki hunharca katlinin yer alması Türkiye’nin bölge bataklığındaki kısır iç çekişmelerin önde gelen adreslerinden birine dönüştüğünün de göstergesi oldu.

IŞİD terör kafasının bizzat devlet düzeyinde tecessüm etmiş hâli olan böylesi menfur bir cinayet için Türkiye’nin seçilmesi her yönüyle düşündürücü ve üzücü. Bununla beraber, katliamın siyaseten Washington’la pazarlıklarda Türk yetkililerin elini yükseltmesini sağlamasına mukabil, Riyad’ı Moskova’ya itmek gibi çatallı yanları da mevcut.

Bu durum Ankara’nın uzun müddet Riyad’la birlikte yol yürüdüğü Suriye denklemine nasıl yansır, şimdiden kestirmek zor, ama önde gelen Körfez ve Arap ülkelerinin son dönemde Şam’la artırmaya başladıkları diplomatik temasları dikkate alındığında Kaşıkçı katliamının bu süreci hızlandırmaya yarayacağı öngörülebilir.

Diğer yandan, Avrupa Birliği üyeliği hedefini uzun bir süre önce rafa kaldırmış olan Türkiye, 2018’de Birlikle ilişkilerini üye ülkelerle ikili plana taşıyıp “perakendeci” anlayışa endekslerken, Ortadoğulu mülteciler için AB adına bir çeşit filtreye dönüşüp tampon bölge olma görevini de “başarıyla” yerine getirmeyi sürdürdü.

İngiltere’de Brexit, Fransa’da Sarı Yelekliler ile AB’nin tez vakitte yıkılacağı söylemini dilinden düşürmeyen Ankara, paradoksal bir şekilde, ekonomik sıkıntılarını aşmanın yolu olarak da yine Avrupa ülkelerinin kapısını çalmayı ihmal etmedi.

Almanya ve Hollanda gibi (2017) “referandum mağduru” ülkeler muhtemel ki 2019’da Ankara’nın IMF öncesi eşiğini aşındıracağı “yıkılası Avrupa!” durakları arasında ilk sırada yer alacaklar.

Çin’in ise Ankara için iç siyasette örnek, dış politika hedefleri açısından “meçhul” kalmayı sürdürdüğü 2018’de ekonomik kalkınma modeli sunma ihtimali Türkiye’nin kaynak yetersizliğinden gerçekçi olmadığı gibi vizyon(suzluk) engeline takıldığından seçenek olarak dahi gündeme gelmedi.

Yaşanmışlıkları ve yarım kalmış takvim yapraklarıyla Türk dış politikasında 2018, bütünlemeye kalmış öğrencinin sınavlarını sürekli erteletmeye çalıştığı, büyük bir cismin Türkiye üzerine daha belirgin bir şekilde yaklaştığı, belli belirsiz zaferler peşinde koşarken ülkenin Aşil topuğunun daha açık hedef hâline getirildiği bir yıl oldu.

Sokak ve bahçeden önce kendi evinin içini düzene koymayı öncelemedikçe, 2019’un 2018’i aratmaması için fazla bir neden yok…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.