Tiny Url
http://tinyurl.com/y2owd9bm
Guldem Atabay
Mar 25 2019

Lira’daki düşüş sinyalleri Türkiye ekonomisi için yeni sıkıntılar yaratıyor

Gelişmekte olan ülke para birimleri, Euro Bölgesi ekonomisinin zayıflamasıyla ilgili haberlerle beraber geniş bir baskı altında iken, Fed’in yumuşak tutumları bile, gelişmekte olan piyasalar evreninde bir satış dalgasının önlenmesi için yeterli olmadı.

Yine de, Türk lirası, geçen cuma günü tek bir günde yüzde 4'lük bir düşüşle tökezleyen gelişmekte olan ülke para birimlerinin liderliğini yaptı.  

Türk lirası üzerinde ağırlık yapan ekonomiden siyasete uzanan bu olaylar zinciri önümüzdeki ayların daha fazla olaya gebe olduğunu gösteriyor.

Elbette Türk hükümeti, Lira’daki düşüşü açıklamak için daha fazla komplo teorilerine gömülmekle meşgul. Aslında, yalnızca birkaç gün önce Maliye ve Hazine Bakanı Albayrak, ülkede yaşanan yüzde 20'lik enflasyon ortamının risklerinden korunmak amacıyla döviz biriktirenlerle alay eder bir tarzda dolar alanların kaybedeceklerini ima etmişti.

Albayrak’ın sosyal medyada çok yer alan konuşmasının üzerinden daha bir haftadan az süre geçti ve TL tekrar zayıflamaya başladı.

Türkiye’nin bankacılık gözlemcisi BDDK ve Türkiye Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) ayrı ayrı, JP Morgan’a ve açıklanmayan diğer bankalara cuma günkü sert düşüşün ardından “alınan şikayetler üzerine” soruşturma başlattı.

Soruşturma, bir çeşit cezalandırmaya yol açıp açmayacağından bağımsız olarak, çok tehlikeli bir hareket. JP Morgan aleyhindeki “manipülasyon” suçlaması, çeşitli siyasi ve ekonomik faktörlere dayanarak TL için kısa vadeli “sat” çağrısı yapan rutin bir makro raporuna dayandığından, yatırımcıların daha fazla korkarak TL’den kaçmaları oldukça muhtemel.

Bu ayrıca hükümetin, Ankara başta olmak üzere, Türkiye'nin birkaç büyük şehrinde belediye seçimlerini kaybedebileceğinin konuşulduğu pazar günkü yerel seçimlerden önce ekonomik gerçekliklerden ne kadar kopmuş olduğunu göstermesi açısından önemli.

31 Mart'ta yapılacak yerel seçimlerin sonrasına bakıldığında, lira satışlarının küresel zeminde yumuşak politika izleyen bir Fed'den gelen kuyruk rüzgarlarına rağmen devam etmesinin rasyonel ve somut nedenleri var.

Türkiye’nin NATO üsleriyle çelişen Rusya’nın ünlü S-400 füze sistemlerini satın almadaki ısrarı son birkaç hafta içinde derinden derinden yeniden gündemde. ABD ve Türk hükümetlerinin yüksek seviyelerden yapılan karşı açıklamaları, yatırımcıların yanı sıra Türk kamuoyunun da nezdinde, ABD hükümeti tarafından Türkiye’ye tekrar bir ekonomik yaptırım olasılığını canlı tutuyor.

Bu nedenle, Türkiye, ABD Başkanı’nın Golan Tepeleri hakkındaki saçma ifadesine tepki olarak AB’yle aynı doğrultuda durmasına rağmen, ABD’nin Türkiye’yle ilişkilerinin gerginliği göz önüne alındığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepkisi çok kötü algılandı. Cumhurbaşkanı’nın Trump’a verdiği tepkinin pek az diplomatik ve oldukça partizan tonu olumsuzluk algısını daha da arttırdı.

Amerikalı Rahip Brunson davasına dayanarak, ABD hükümetinin geçtiğimiz ağustos ayında getirdiği ekonomik yaptırımlar, TL’nin düşüşünü körükleyen dalganın başlangıcını oluşturmuştu. İki haftada TL, ABD dolarına karşı 4.7'den 7.0'a yükselmiş ve Türkiye ekonomisine şok dalgaları göndermişti.

Elbette Türkiye-ABD ilişkilerinde her geçen gün yükselen benzer bir gerilim elbette artık tüm yatırımcı türleri için yeni haber değil: Yabancılar daha çok kaçmaya ve TL satmaya istekliyken, yerel halk TL’nin geçen yılki erimesinin tekrarlanmasından korkarak döviz biriktirmeye devam ediyor.

Türkiye Merkez Bankası’nın ana TL finansmanı olan haftalık repo ihalelerini durdurma kararı bankanın yakın zamanda net döviz rezervlerinin 6 milyar USD azaldığı haberiyle üst üste geldi; TL’nin düşüşünü engellemede etkili olamadı. Merkez Bankası'ndan döviz hareketleri ile ilgili gelen yetersiz açıklamalar, huzursuzluğu bir kat daha artırdı.

En azını söylemek gerekirse, hükümetin BDDK, SPK gibi özerk olması beklenen devlet kurumlarını ve (ucuz krediler yoluyla) devlet bankalarını yönlendirilmesini içeren giderek saydamlıktan uzaklaşan ekonomi yönetim şekli, Türkiye finansal piyasalarında yaşanan tedirginliği daha da fazla arttırıyor.

Yerel seçimler sonrası siyasi baskılar sebebiyle Merkez Bankası'nca yapılabilecek erken faiz indirimleri, bankanın temkinli duruşuna rağmen, aynı yaklaşımın bir diğer örneği olabilir ve piyasalar da şimdiden bunun tedirginliğini hissediyor.

Ayrıca, elbette ki TL'nin zayıflığını destekleyen sağlam ekonomik nedenler var; Türkiye ekonomisinin en büyük hastalığı, döviz ihtiyacı bunların başında geliyor. Elbette bu durum özel sektör şirketleri ve bankacılık sektörlerinin yüksek dış borç ödemelerinden kaynaklanıyor.

Rakamlarla konuşalım. Ocak 2019 itibarıyla, Türkiye'nin kısa vadeli dış borç stoku, 2018 yılının sonuna göre yüzde 1.5 artarak 118 milyar ABD doları olarak gerçekleşti. Spesifik olarak, bu dönemde, bankaların kısa vadeli dış borç stoku yüzde 1.4 artarak 57.7 milyar ABD dolarına ve diğer sektörlerin kısa vadeli dış borç stoku yüzde 1.7 oranında artarak 54.4 milyar ABD dolarına yükseldi.

Türkiye'nin hükümeti, Hazine faizlerindeki artışı engellemek amacıyla dış borçlanmaya yüklenince kamu bankalarından oluşan kamu kesiminin kısa vadeli borçları yüzde 8.7 artarak 24.4 milyar dolara ulaştı. Özel sektörün kısa vadeli borçları, 2018 sonuna göre 87.6 milyar ABD doları olarak sabit kaldı.

 

Önümüzdeki 12 ay içinde Türkiye’nin GSYİH’sının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan bu ağır dış borç yükümlülükleri ve Türkiye’nin yüzde 75’i tanımlanamayan kaynaklardan gelen net hata ve noksanla finanse edilen ödemeler dengesi elde veriyken; TL’nin zayıflığı hiç kimse için şaşırtıcı olmamalı.

Çünkü, geçtiğimiz on yılda hükümet Türkiye’nin GSYİH büyümesini, ucuz dış borçlanma üzerine kurmuştu. Kolay para günlerinin bir noktada pahalılaşan finansman sebebiyle bitmek zorunda kalacağı açıktı. Mayıs 2013'ten bu yana gelen Fed sıkılaştırma sürecinde özellikle  Aralık 2015 ve Ocak 2019’da tam olarak bu yaşanıyor.

Bu nedenle, Türkiye ekonomisinin saldırıya uğradığı ve geçen yıldan bu yana ekonomi cephesinde olanların AKP'ye karşı komplo olduğu söylenmesi, iktisadi gerçekler asıl hikayeyi anlattığında, hükümetçe yapılan ucuz konuşmalardan öteye geçmiyor.

Yüksek dış kaynak ve rasyonel / şeffaf ekonomi yönetimine olan ihtiyaç, devasa Türk ekonomisini önümüzdeki yıllarda yavaş büyüme yıllarına hapsediyor ve bu gerçeklerin AKP hükümeti tarafından sindirilmesi uzun sürdükçe, işler daha da kötüleşiyor.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.