Uzmanların görüşü: Türkiye yenilenebilir enerji potansiyelinden faydalanmalı

Uzmanlara göre Türkiye, ithal fosil yakıtlara bağımlılığını azaltacağı halde yenilenebilir enerji üretebilecek doğal avantajlarından faydalanmak için yeterince çabalamıyor.

Ernst & Young’un her yıl hazırladığı ve ülkelerin yeşil ekonomi yatırımcılarını cezbetme kapasitesini ölçen “ülkelerin yenilenebilir enerji cazibesi endeksi”nde Türkiye 17. sırada, ancak şimdiye dek hükümet sürdürülebilir enerjiyi teşvik etmek için yeterli adım atmadı.

Bilkent Üniversitesi’nden iktisat profesörü Erinç Yeldan’ın ifadesiyle “Türkiye yenilenebilir enerjinin üç çeşidinden, yani güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklardan yana gerçekten şanslı”.

Ne var ki, “gerek enerji/çevre bürokrasisi gerekse girişimciler, gereken yerel alt sektör bağlantılarını beslemeyi açıkça hedefler şekilde yenilenebilir kaynaklara yatırım yapmaya istekli değil.”

Petrol yoksulu bir ülke için maliyetli bir politika. Greenpeace’den Duygu Kutluay’ın belirttiğine göre “Türkiye enerji kaynaklarının yüzde 79’unu ithal ediyor, tüketilen petrolün yüzde 92’si, gazın ise yüzde 99’u ithal”.

Kıbrıs gaz anlaşmazlığından Rusya’yla nükleer anlaşmaya, Irak Kürdistan’ından petrol alınması ya da Türkiye’yi bir uluslararası enerji merkezine dönüştürmeyi hedefleyen çok sayıda boru hattı anlaşmasına dek Türk dış politikasının önemli bir boyutunu stratejik bir ihtiyaç haline gelen düşük maliyetli ve güvenilir enerji kaynaklarının güvenceye alınması oluşturuyor.

Geçtiğimiz aylarda Türk lirasının düşüşüne yol açan ABD’yle diplomatik gerginlik bile Türkiye’nin ambargo altındaki İran’dan petrol almak için ABD yaptırımlarını delme planıyla bağlantılıydı.

İklim değişimi konusunda çalışan bir örgüt olan 350Ankara’nın kurucusu Önder Algedik “Türkiye gaz ve petrole milyarlar yatırdı” dedikten sonra şunları söylüyor:

“Kesişen sektörlerde kömür, doğal gaz ve petrol arasında rekabet var. Doğal gazın teşvik edilmesi kömür ve petrol tüketimini uzun süre sınırladı, ancak son 15 yılda Türkiye’de fosil yakıtlara yatırımda artış yaşandı.”

Yerel kömür rezervlerinin görece bolluğu ve Türkiye’de hayati bir sektör olan inşaat sanayisiyle bağlantılı olarak kömür madenciliği sektörünün önemi bu eğilimin nedenleri arasında yer alıyor.

“Türkiye ekonomisi uzun zamandır inşaat sektörünün performansına ayarlı” diyen Yeldan’a göre “inşaat sadece ekonomik bir faaliyet değil; Erdoğan hükümetinin kayırdığı yeni büyüyen sermaye merkezlerine bir dizi rant olanağı sağlıyor ve böylelikle siyasal sistem için halk desteğinin temelini oluşturuyor.”

Kömür madenlerinin özelleştirilmesi hükümete yakın iş çevrelerine yaradı. 2014’teki 301 insanın öldüğü Soma felaketinin ardından ortaya çıktı ki, Soma kömürünün tek alıcısı devletin konut üretici kurumu TOKİ’ydi.

Yeldan, “bağlantılı olduğu bütün toplum kesimleriyle birlikte kömür iç pazar odaklı büyüme stratejisinin belkemiğini oluşturuyor. Bu nedenle, bu iki faaliyet siyasal ekonomi alanında birbirini tamamlıyor” tespitini yapıyor.

 

Table 1

 

Ancak yerel kömürün kalitesi ciddi bir sorun teşkil ediyor. Türk kömürü daha çok linyitten oluşuyor ki, düşük ısı kapasitesi ve yüksek düzeyde kirlilik üretmesi nedeniyle en düşük değerde kömür çeşidi olarak kabul ediliyor.  

“1990 ile 2016 arasında Türkiye linyitle çalışan termik santrallere 5 GW ilave etti” diyen Algedik’e göre “yine de linyitle çalışan termik santral kapasitesindeki artış ithal kömürle çalışan santrallerin gerisinde. 2000’e dek Türkiye’de ithal kömürle çalışan termik santral yoktu, ancak bu tarihten sonra 7 GW’den fazla yeni kapasite eklendi. Aslında yerel linyit ithal kömür için promosyon malzemesi.”

Sonuç ise yüksek karbon salınımı modelini izleyen bir ekonomi. Türkiye, Paris İklim Değişikliği Anlaşması'nı imzaladı fakat onaylamadı. Bu arada Türkiye’nin karbon salınımı da 1990 ile 2016 arasında yüzde 135,4 artış gösterdi.

Türkiye bir yandan enerji üretmek için yakıt ithal etmek zorundayken yeni santrallerin inşasıyla birlikte bir aşırı üretim sorunu da oluştu.

“Bugün itibariyle azami kullanım 50 GW’den az olduğu halde Türkiye toplam 83 GW’lik kapasite tesis etti” diyen Algedik’e göre “böylesi bir ekonomik modelle hükümet, fosil yakıt ithaliyle piyasayı kontrol ediyor ve bu yakıtı motorlarda veya termik santrallerde yakarak bunu gelire çeviriyor.”

 

table2

Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu

 

İthal fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak amacıyla Türkiye nükleer enerjiye yöneldi. Kutluay’a göre “kömürle çalışan santraller gibi nükleer santraller de devlet desteği ve sübvansiyon olmaksızın yaşayamaz”.

“Şu ana kadar onaylanan tek nükleer santral ihalesinde, bir Rus şirketi olan Rosatom’a 15 yıl boyunca 12,5 cent/kwh güvencesi verildi. Bu miktar hükümet teşviklerinin de söz konusu olduğu kömür ihalelerindeki rakamın çok üstünde.”

Bu tercihlerde yeşil ekonominin sunduğu fırsatların göz ardı edildiği anlaşılıyor.

Kutluay bu konuda şunları söylüyor:

“Türkiye’nin yüksek yenilenebilir enerji potansiyeli, önde gelen sanayileşmiş ülkeler karşısında ciddi bir mukayeseli üstünlük sağlıyor. Fosil yakıtlar veya nükleer gibi eskide kalmış teknolojilerin peşinden gitmek ise ülkenin enerji bağımlılığını artırmak ve cari açığını derinleştirmekten başka işe yaramaz, oysa adil ve hızlı enerji dönüşümü için bir yol haritasının hazırlanması ülkenin, halkın ve gezegenimizin yararınadır.”

Yatırımcılar belli ki bu fırsatların farkında. Eskişehir’deki yeni Alpu Kömür Santrali Projesi ihalesi beşinci defa iptal edilirken, rüzgar ve güneş enerjisi santralleri için açılan ihalelerin daha fazla rekabet yaratıyor olması devlet açısından maliyetleri düşürüyor.

Kutluay’ın verdiği bilgiye göre “güncel bir raporda, 1,5°C ve 2°C hedeflerine uygun şekilde yenilenebilir enerjiye ve enerji verimliliğine öncelik veren bir yol izlemesi halinde, Türkiye’nin enerji ithalatına bağımlılığını ciddi oranda azaltabileceği, yenilenebilir enerji sektöründe on binlerce nitelikli istihdam imkanı yaratabileceği ve hava kirliliği kaynaklı binlerce erken ölümü engelleyebileceği belirtiliyor.”

Yabancı yatırıma bağımlılığı yüksek bir ekonomide, modern, daha sürdürülebilir bir kalkınma modeli yeni yatırımcıları ve teknoloji transferini cezbedebilir.

“Bir dizi yeni araştırma da bu iddiayı destekliyor” diyen Yeldan şunları ekledi:

“Kapsamlı bir makroekonomik analiz modelinde, karbon salınımına az bir miktar (GSYİH’nin yüzde 1,4’ü oranında) vergi konulması ve vergi gelirlerinin yenilenebilir enerjide istihdamı ve üretimi teşvik etmek için kullanılması halinde, Türkiye’nin enerji güvenliği, daha eşitlikçi bir büyüme ve iklim değişikliğini sınırlama hedeflerine ulaşabileceğini bulduk.”

Yüksek karbon salınımının bir başka maliyeti de aşırı iklim olaylarının sıklığındaki artış. Algedik’e göre “2010’dan sonra aşırı iklim olaylarının sayısı 1990-1999 dönemine kıyasla 10 kat arttı.”

 

table 3

 

“İklim değişikliği konusunda eylemsizliğin Türkiye’ye maliyeti yüksek olabilir, zira ülke iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek Akdeniz havzasında yer alıyor” diyen Kutluay şunları ekliyor:

“Avrupa Çevre Ajansına göre, 1980 ile 2016 arasında Türkiye iklim kaynaklı olaylar nedeniyle zaten yaklaşık 4 milyar Avro kaybetti. İklim değişikliğinin etkisi arttıkça bu maliyetin de artması bekleniyor.”

Kendi alanında bir ilk olan yeni tarihli bir araştırmaya göre de etkili bir devlet katkısı olmamasına rağmen Türkiye’de yenilenebilir enerji sektörü büyüyor.

Bunun Türkiye’nin dış politikasını enerji ihtiyacı konusundan kurtarıp kurtarmayacağı, hatta AB ile bağların canlanmasını sağlayıp sağlamayacağını görmek için beklemek gerekiyor:

“Küresel enerji sektörü son derece tekelleşmiş durumda ve siyasi açıdan kırılgan koalisyonlara dayanıyor” diyen Yeldan ekliyor: “Türkiye’nin AB ile ilişkileri ekonomi dışı, bilhassa siyasi nedenlerle erozyona uğruyor. Dolayısıyla, yenilenebilir kaynakların başını çektiği bir enerjide kendine yeterlilik stratejisi öncelikle ve öncelikle yerel kaynaklara dayalı olmalı.”