Faşizm sandıkla gitmez, hukuku duymaz

2013’te Gezi ve 17/25 ifşaatı ile rejimi saran ölümcül korkunun artçılarını yaşamaya devam ediyoruz. 2013’ten itibaren başlayan total kontrol amaçlı sürekli darbenin merhalelerinden biriydi 6 Mayıs 2019. Yerel yönetimleri bitirerek merkez dışında oluşabilecek en ufak özerklik tohumunun dahî yok edilmesini hedefleyen darbe. Geriye, işlevsiz de olsalar hâlen açık olan siyasî partiler ve 2023’teki seçim kalıyor. Nihaî darbe onları hedef alabilir.

Nasıl 15 Temmuz 2016 rejimin pekiştirilmesi, tehlike arz eden muhalefetin yok edilmesi ve başkanlık sisteminin oturtulması için işlevsel olduysa 31 Mart 2019 da yerel yönetimlerin tamamen merkeze kul edileceği bir sistemin vesilesi oldu.

Türkiye’nin faşizminin yeni bir evresine intikal ettiğimiz açık. 31 Mart ve 6 Mayıs’tan artık acilen çıkarılması gereken dersler var. Zira alâmetler bas bas bağırıyor artık.

Yazdım 18 Mart’ta: “2013’te Gezi itirazı ve 17/25 ifşaatıyla reisin ve rejimin kimyası bir daha düzelmeyecek şekilde bozuldu. Gözlerin karartıldığı yıldır 2013. Ardından gelen 7 Haziran 2015 genel seçim sonucuyla ise gözler alenen döndü. O andan itibaren reisin ve rejiminin indinde iktidardan düşmemek için istisnasız her şey mubah hâle geldi. Devletin sadık kulu Deniz Baykal’ın tasarrufuyla, meclise ‘doluşan’ Kürtlere karşı oluşturulan millî cephe, iktidar için hâlâ tepe tepe kullandığı bir dinamik oluşturdu. 2015’te Haziran ile Kasım arasında tertip edilen ve arkası gelen kitlesel katliamlar, Temmuz 2016’daki organize darbe, 2017 rejim değişikliği referandumu ve geçen yılki çifte seçimle sistem kilitlendi, rejim büyük ölçüde oturdu. Son pürüz ya da siyasetin tabutundaki son çivi, ülkeyi baştan aşağıya zapt-u rapt altına almak üzere gereken belediyeler. Hiç kuşkunuz olmasın bu da hallolacak”

27 Mart 2018’te: “Bu dayatmalarla seçime girerek baş edilemez; bunlar seçimsizlik boykot ederek reddedilir. Boykotun amacı tamamen kurmaca seçim sisteminin, yani seçimsizliğin reddiyesidir. Boykotun amacı muktedirin zihniyet ve icraatında, yegâne seçimin “kendisinin ve tayin ettiklerinin seçileceği seçim” dayatmasının reddiyesidir. Tüm sivil itaatsizlik eylemlerinde olduğu gibi muktedirce kurulan hileli ve sonucu belli oyunu oynamayı reddetmektir.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen hukukî ucubenin seçimini, tamamen işlevsizleştirilmiş yasamanın seçimini ve merkezin tam vesayeti altına alınan yerel yönetimin seçimini reddetmektir. Boykot tartışması temsilî demokrasi sisteminin içinde değil, temsilî demokrasi iğdiş edildiği ölçüde, o sistemin dışında cereyan etmesi gereken bir tartışmadır. 

Ve eğer boykot, içi boşaltılmış ve sadece rejimin meşruiyet kaynağı hâline getirilmiş ‘seçime’ karşı güçlü bir ses olursa bu, tam biat etmiş medyanın boykotu ile birlikte, geniş çaplı sivil itaatsizliğin milâdı olabilir…”

13 Ocak 2018: “AKP seçimle geldi, rejim seçimle gitmeyecek. Giderse başta muktedir olmak üzere tüm yetkililer Yüce Divanlık olur, bu kadar net. Üstelik Suriye iç savaşındaki rolleri nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi yargısı her zaman diri bir ihtimal olarak tepelerinde duracaktır. Rüyadan uyanmakta ve temel soruları biran evvel sormaya başlamakta fayda var”

                                                                         ***

Nitekim bu defa da rejimin zikri ve fikri çok açıktı: 24 Haziran 2018’de başkanlık ve meclis seçimleriyle ortaya çıkan “millî irade” 31 Mart’tan rahatsızdır. Bu seçim 24 Haziran’ı tam manasıyla yansıtmadığı için gayrimeşrudur. Yansıtmamasının tek nedeni seçimlere muhalefet tarafından hile karıştırılmış olmasıdır. Dolayısıyla tekrarlanması ve doğal olarak millî irade tarafından kazanılması taşları yerine oturtacaktır. Başkan’ın talimatı şu: “Ortada bir şaibe, yolsuzluk var ve bunun ortadan kaldırılması hem YSK’yi aklayacaktır hem de milletimizin gönlü ferah hale gelecektir. Biz sadece millî iradenin gasp edilmesine engel olmaya çalışıyoruz”. Hissedar Bahçeli’ninki de şu: “Parti olarak İstanbul’da seçimin yenilenmesinden yanayız. Demokrasiye leke sürülmesine, millî iradenin karartılmasına sessiz kalamayız”.

Bu A planıydı. B planı ise seçime bile ihtiyaç duyurmayacak kadar kapsamlı. 31 Mart, yerel yönetimi zapt-u rapt altına almanın milâdıdır Plan, merkezin iktidarını yerel ile paylaşabileceğini çağrıştıracak en ufak özerkliğe dahî son vermek.

Tekrarlayalım: Türkiye’deki sistem iki yüz yıldır merkezin kontrolünü pekiştiren, yerele sadece müsamaha gösteren ve merkezin her zaman son sözü söylediği bir yapıdadır. Kısaca denecek olursa, idarî ve malî vesayet yereli merkezin iki dudağı arasına sıkıştırmıştır. AKP döneminde ve 2002’den itibaren vesayet şiddetlendi, şimdi 31 Mart ile birlikte Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir seviyeye doğru gidiyor.

Yerel üzerinde total kontrolün nasıl gerçekleşeceğine bakalım. Belediyelerin gelir ve giderlerini Berat Albayrak’ın Maliye ve Hazine Bakanlığı’nın Tek Hesabına tâbi kılan Ağustos 2018 tarihli 17 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, belediye encümeninin belediye başkanından belediye meclisinin uhdesine devredilmesi, belediye ihalelerinin merkezîleştirilmesi ve en canalıcısı belediyelerin verdikleri hizmetlerin bakanlıkların il ve ilçe teşkilâtlarınca yapılmasını sağlayacak mevzuatın hızla gündeme gelmesi yerel yönetimi olduğu gibi merkeze bağlayacak.

Böyle bir sistemde belediyenin şu veya bu partinin kontrolünde olmasının hiçbir önemi kalmıyor. Bu sisteme, kayyımların çalışmaz hâle getirdikleri Kürt belediyelerini ve İstanbul’daki gibi belediye meclislerinde AKP-MHP çoğunluğunun belediyeyi çalıştırmamak üzere kolları sıvamalarını ekleyince muhalefetin belediyeler üzerinden beklediği siyasî alternatifin, vatandaşın verdiği oy dışında hiçbir anlamı kalmıyor.

Adana, Ankara, Antalya, İstanbul, İzmir, Mersin ve diğer yerleşim birimlerinde muhalefete verilen oylar elbet çok anlamlı ama bu oyların siyaseten bir karşılığı yok. “Muhalefet cephesi”, “umut koalisyonu”, “demokrasi ittifakı” gibi yakıştırmalar somut değil. Somut olabilmeleri için farklı parti seçmenlerince muhalefet adayına verilen oyların yerel yönetimlere aynen yansıması gerekir. Ortak adayların ait oldukları partiler, özellikle HDP seçmeni konusunda fazlasıyla rahatsız. Ama en mühimi muhalif belediyelerin işleyebilmeleri gerekir. Maalesef rejim böyle bir marj tanımış değil.  

Dolayısıyla yerel yönetimler üzerinden bir siyasî alternatif arayışının dayanağı yok. Peki muhalefetin elinde başka ne var? AKP’nin çatırdaması ve partiden bir hatta iki partiyle muhalefet doğması.

Her belirsizlik veya kriz esnasında piyasaya sürülen Abdullah Gül formülüne bu defa Ali Babacan ile Ahmet Davutoğlu eklenmiş. Kanaat önderliğine heveslenen soldan yeni yetmeler ile Akşener’e yakın yazarların körüklediği yeni bir Fuat Avni furyası sarmış vaziyette ortalığı. AKP’nin ne hâli varsa görsün, tuhaf ve acıklı olan muhalefetin bundan medet umması!

Bu dahî muhalefet açısından sorunun siyasî İslâm’dan ziyade Recep Tayyip Erdoğan olması demek. Yanlış da değil, zira seçmen Erdoğan’a hayır dedi. Ancak Erdoğan, yaygın iddianın aksine tek başına değil, yani sözkonusu olan tekadam rejiminden ziyade o tek adamın irili ufaklı, kadınlı erkekli milyonlarca kopyasından oluşan “çok adam rejimi”.   

Ne AKP’den neşet edecek yeni partiler, ne HDP dışındaki muhalefeti oluşturan partiler Yeni Türkiye tâbir edilen ve siyasî İslâm’ın başını çektiği yerli ideolojiden uzak. Ton farkları barındıran kocaman bir millî ve yerli Türkiye hikâyesi bu. Sivrileri var şimdiki iktidar kliği gibi, ılımlıları var Gül, Babacan, Davutoğlu gibi, payandaları var CHP, İYİP gibi.

Millî ve yerli muhalefetin “başımıza neden geldi bunlar” sorusunun cevabı kötü yönetim, kimi zaman dinin siyasete âlet edilmesi ama daha ötesi değil. Daha ötesini yani memleketin taa 2. Abdülhamid ve İttihat Terakki’den miras siyasî geleneklerini ve bugüne yansımalarını kimse düşünmek istemiyor. “Eşit vatandaşlık reddiyesi”, “gasp/talan”, “sorumsuzluk/hesap sormama/cezasızlık”, “unutturma/ezber/sorgulamama” kültürlerinden oluşan çürük temeller üzerinde ayakta kalmaya çabalayan Cumhuriyet üzerine…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.